içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

DİSİPLİNİN GÖLGESİNDE KAYBOLAN SAYGI VE ÖĞRETMEN-ÖĞRENCİ İLİŞKİSİ…

 

Bir zamanlar okullar sadece bilgi verilen yerler değil; aynı zamanda saygının, disiplinin ve terbiyenin öğretildiği kurumlardı. Bir çocuk okula kaydedildiğinde ailesi öğretmene büyük bir güvenle, “Eti senin, kemiği benim” diyerek evladını teslim ederdi. Bu söz, öğretmene duyulan saygının ve eğitime verilen önemin en sade ama en güçlü ifadesiydi.

O dönemlerde öğretmenlik, sadece bir meslek değil; toplumun en saygın ve en kutsal görevlerinden biriydi. Öğretmen, duruşuyla, kıyafetiyle, tavrıyla örnek olurdu. Takım elbisesi ve kravatıyla sınıfa girer, öğrencinin karşısında yalnızca bir otorite değil, aynı zamanda bir rehber olarak yer alırdı. Öğrenci ise önlüğü, düzeni ve disipliniyle o ortamın ciddiyetine uygun davranırdı. Herkes rolünü bilir, sınırlarını korurdu. Bu sayede sınıflarda saygı kendiliğinden oluşurdu

Bugün ise o eski tablodan oldukça uzağız. Öğretmen ile öğrenci arasındaki mesafe giderek silikleşti. Kıyafetler sıradanlaştı, davranışlar gevşedi, roller belirsizleşti. Öğrenci, sokakta oynadığı rahatlıkla sınıfa girerken; öğretmen de gündelik hayatındaki haliyle ders anlatmaya çalışıyor. Bu durum, eğitim ortamının ciddiyetini zedeliyor. Otoriteyi belki tamamen ortadan kaldırmıyor ama saygıyı ciddi biçimde aşındırıyor.

Daha da çarpıcı olanı şu: Artık birçok öğretmen, sınıf içinde en basit uyarıyı yaparken bile tereddüt ediyor. “Sus” demenin dahi şikayet konusu olabildiği bir ortamda, eğitim nasıl sağlıklı yürütülebilir? Özellikle Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) üzerinden yapılan kimi ölçüsüz ve abartılı şikayetler, öğretmenleri sürekli bir baskı ve tedirginlik altında bırakıyor. Bu durum, öğretmenin otoritesini değil; mesleki itibarını ve motivasyonunu zedeliyor. Sonuçta kaybeden yalnızca öğretmen değil, eğitim sisteminin tamamı oluyor.

Elbette mesele sadece kıyafet değildir. Ancak kıyafet, bir kurumun ciddiyetini ve temsil ettiği değeri yansıtan önemli bir unsurdur. Okul, sıradan bir mekân değildir; orası geleceğin inşa edildiği yerdir. Bu nedenle hem öğretmenin hem de öğrencinin, bu sorumluluğun bilincini yansıtan bir duruş sergilemesi gerekir.

Benzer bir tabloyu kamu kurumlarında da görmek mümkün. Resmi bir kuruma girildiğinde kimin amir, kimin memur olduğu çoğu zaman ayırt edilemiyor. Bu belirsizlik, devlet ciddiyetini zayıflatırken; vatandaş ile kamu görevlisi arasındaki saygı ve güven ilişkisini de aşındırıyor.

Bugün geldiğimiz noktada asıl kaybettiğimiz şey, disiplinin kendisi değil; disiplinle birlikte var olan saygı kültürüdür. Oysa disiplin baskı değil, düzen demektir. Saygı ise korkuyla değil; ciddiyet, tutarlılık ve karşılıklı anlayışla inşa edilir.

Toplum olarak kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Eğitimde bu dağınıklık nereye kadar sürecek? Gelecek nesilleri hangi değerler üzerine yetiştireceğiz?

Yetkililere ve eğitim politikalarını belirleyenlere açık bir çağrıdır: Okullarda disiplinin, saygının ve ciddiyetin yeniden hâkim olduğu bir düzen kurulmalıdır. Bu, geçmişe körü körüne dönmek değil; geçmişin doğru ve güçlü yönlerini, bugünün şartlarıyla yeniden inşa etmektir.

Çünkü güçlü bir toplum, ancak saygılı bireylerle mümkündür. Saygı ise önce ailede başlar, okulda kök salar ve hayatın her alanına yayılır. Öğretmenin sesinin kısıldığı bir yerde, geleceğin sesi de zayıflar.

Hamdullah IŞIK
malabub@yaani.com

Bu yazı 203 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum